AHDE VEFA

2.11.2017 15:15:21

Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (İsra, 34).

Facebook Paylaş Twitter Paylaş Haberi Yazdır

AYET

"(Resulüm!) Kitap'ta İsmail'i de an. Gerçekten o, sözüne sadıktı, resul ve nebi idi." (Meryem Suresi 54)

HADİS-İ ŞERİF

“İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun âilesini kollayıp gözetmesidir.” (Müslim, Birr ve Sıla, 11-13)

DUA

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: “El-aman, elaman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar! El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!” Âmin!

AHDE VEFA

Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (İsra, 34).

Muhabbet, dostluk ve bağlılıkta sebat, ahde riâyet ve verilen sözde durmak demek olan vefâ, İslâmî şiarlardan biri ve belki de en ehemmiyetlisidir. Çünkü her insan, imtihan edilmek üzere geldiği bu dünyâda, ruhlar âleminde vermiş olduğu söze sadâkatini ispat ettiği takdirde, hayatını mü’min olarak yaşar. Bir kerpiç parçasından hiç kimse vefâ beklemez. Vefâ, insana yakışan ve insana has bir haslettir. Bir mü’minin şahsiyet inşâsında, gönül dünyâsının olmazsa olmaz temel direklerinden biridir. Hiç şüphesiz, öncelikle kendisini yoktan var ederek ona îmân nimetini lütuf ve ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a karşı vefâ sâhibi olmalıdır. İkinci olarak, yüzü suyu hürmetine gönüllerin Hak katında makbûl olduğu, sevgisiyle yoğrulan her gönlü hidâyet ufkunda parlak birer kandil yapan Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz gelir. Daha sonra da kademe kademe din büyüklerine, ana-babaya, hısım-akrabaya ve bilhassa din kardeşlerimize vefayı gönlümüze yerleştirmelidir. Ayrıca insan için yaratılan bütün mahlûkâta karşı da vefâ hisleriyle davranmak lâzımdır. Zira Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanmak da yine Hâlık’a vefâdır. Şunu hiç unutmamalıdır ki gönlünü vefâ sadâkatine teslim eden bir mü’minin varacağı son menzil, Cenâb-ı Hakk’ın vuslat deryâsıdır.

VEFA, SÖZÜNÜN ERİ OLMAKTIR

Vefa, sevilen veya sevilmesi gereken kimselere verilen değerin bir nişanesidir, dostluk borcudur. Vefa, sözünün eri olmaktır, hatırlamaktır, iyiliği unutmamaktır, kendi sorumluluğunu hissetmektir. Vefa, Müslümanın en belirgin özelliklerindendir. Allah insanı, iman ve amel noktasından sözünü tutacak fıtratta yaratmıştır. Vefasızlık bu anlamda fıtrata ters düşmektir. Sevgimizi sürdürmemize ve dostluğumuzu arttırmamıza vesile olan vefa duygusu hakkındaki görüşlerini paylaşan Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, vefayı Peygamber Efendimiz’ -Sallallahu Aleyhi ve Sellem-den örnekler vererek anlattı. Efendim; Vefâ nedir? Peygamber Efendimiz’in hayatından vefâ tezahürleriyle misallendirerek bu konuda bizleri aydınlatır mısınız? Vefâ, sevilen veya sevilmesi gereken kimselere verilen değerin bir nişânesi ve bir dostluk borcudur. Müslüman şahsiyetine ait şiarların en mühimlerinden biridir. Peygamberlere, velîlere ve fazîlet sahibi kimselere ait bir hususiyet olarak, beşerî hayata seviye kazandıran manevi bir haslettir.

“ANNE-BABAYA KARŞI VEF”

Rasûlullah -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’in hayatı, baştanbaşa vefâ tezahürleriyle doludur. Meselâ Allah Rasûlü -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz, “anne-babaya karşı vefâ”ya ayrı bir ehemmiyet vermiştir. Nitekim bir defasında uzun bir yolculuğun ardından kendisiyle birlikte cihâda katılmak maksadıyla yanına gelen ve “Anne-babamı ardımdan ağlar bırakıp Sana geldim Yâ Rasûlullah!” diyen bir gence; “Onların yanına geri dön ve ikisini de nasıl ağlattıysan öylece güldür!” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Cihad, 31; Nesâî, Biat, 10; İbn-i Mâce, Cihâd, 12). Bir keresinde Abdullah bin Ömer -radıyallahu anhumâ-, Mekke yolunda bir bedevî ile karşılaşır. Ona selâm verir, binmekte olduğu merkebe onu bindirir, başındaki sarığı da ona giydirir. Bu manzaraya şahit olan Abdullah bin Dinar, İbn-i Ömer’e; “Allah hayrını versin, bunlar bedevîdir. Basit şeyler onları mutlu eder.” der. Abdullah bin Ömer ona şu şekilde cevap verir: “Bunun babası, babam Ömer bin Hattâb’ın dostu idi. Ben Rasûlullâh’ın şöyle dediğini işittim: İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun âilesini kollayıp gözetmesidir.” (Müslim, Birr ve Sıla, 11-13)

SEVGİ VE İLGİYİ DEVAM ETTİRMEK

Vefa, dostlukta, bağlılıkta sebat etmektir. Arkadaşa yaptığı iyiliği az görmek, onun yaptığını çok bilmek vefadandır. Vefa demek, gerek hayatta iken ve gerekse öldükten sonra sevgi ve ilgiyi devam ettirmek demektir. Ölen bir kimseye az bir vefa göstermek, hayatta yapılan çok iyiliklerden daha makbuldür. Çünkü insan, hayattaki arkadaşına bir iyilik edince, belki bir karşılık bekleyebilir. Öldükten sonra yapılacak iyiliğe riya karışması zor olur. Ölüler için dua ve istiğfar edilir. Yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır. Hayattaki akrabalarına, dostlarına iyilik edilir. Peygamber efendimiz, ihtiyar bir kadına ikramda bulundu. Sebebini soranlara, (Bu kadın, Hatice hayatta iken bize gelir giderdi. Ahde vefa, dindendir) buyurdu. Vefanın gereğindendir ki, insan sevdiği arkadaşının dostlarını, akrabalarını da sevip haklarını gözetmelidir! Çünkü insan, yakınlarına gösterilen ilgiye daha çok memnun olur. Sevgi, sevgilinin her şeyini, ona yakından uzaktan ilgili olan her şeyi sevgili kılar. Bunun için, “Sevgilinin kapısındaki köpek, sevenin kalbinde, diğer köpeklerden üstün ve ayrı bir yer tutar” denmiştir.

VERDİĞİ SÖZDE DURMAK

Verdiği sözde durmak, ahdine vefa göstermek, anlaşmalarına sadık olmak, insanı insan eden en belirgin vasıflardandır. Doğruluktan ayrılanlar, söz verip aldatanlar, anlaşmalarla güvendirip ardından yüz üstü bırakanlar, insanlıktan nasibi kıt zavallılardır. Ahit öyle büyük, öyle önemlidir ki, dünya bir söz, bir ahit üzerine döner. Tevhid eden, dosdoğru olan ve her zaman doğruluğu emreden bir söz üzerine. Bu sözün tutulmadığı, ahdin bozulduğu yerde ise her şey bozulur. Ne göklerde, ne yerde ne de insanda huzur kalır. Her şey temelinden sarsılır. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (İsra, 34). Vaadinden cayan, verdiği sözden dönen, sözleri yalan olan kimse Allah'a isyan, insanlığına ihanet etmiş olur; münafıklar güruhuna katılır. Ahirette de münafıklarla birlikte azap görür. Ecdadımız, “Var ikrar verme, öl ikrarından dönme!” demişler. Yani iyice düşünmeden, yapabileceğinden emin olmadan bir söz verme. Lakin bir kez söz verdi isen, sonunda ölüm olsa da dönme. Kaç iş, sonu ölüm bile olsa yapılır? İşte söz böyledir. Ashab-ı Güzin, gerektiğinde ölmek üzere Rasûlullah s.a.v.'e biat etmiş, söz vermiş ve niceleri sözleri uğruna şehit olmuşlardır.

ALLAH YOLUNUN ŞİARI, TEMEL KURALIDIR

Ahde vefa, Allah yolunun şiarı, temel kuralıdır. Müslümanlığımızın işaretidir. Yalancılığın, ihanetin Allah yolunda işi yoktur. Cenab-ı Mevlâ kullarından yalnızca doğruluğu ister: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle beraber Tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Ve aşırı gitmeyin (Allah'ın sınırlarını aşıp doğruluktan ayrılmayın). Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görür. Zulüm yapanlara da yakınlık göstermeyin ki, size de ateş dokunmasın. Ve sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra size kimse yardım edemez.” (Hud, 112-113). Dünya menfaati için yalan sözle, hileyle, kandırmayla kazanç elde ettiğini zannedenler, aslında önce kendi nefislerine en büyük vefasızlığı yapmaktadırlar. Belki emeklerinin karşılığını alacak, dünyada mal-mülk, makam-mevki sahibi olacaklardır. Fakat bütün kazanacakları buraya kadardır. Çünkü emekleri batıldır. Doğruluktan ayrılanların ebedi saadetten nasipleri yoktur. İnsanın birinci görevi ahdine vefadır. Çünkü insan bu dünyaya gelmeden önce Cenab-ı Mevlâ'nın huzurunda durmuş ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine “Şüphesiz sen bizim Rabbimizsin.” (Araf, 172) diyerek Allah'ın kulu olduğunu ikrar etmiştir. Her insanın fıtratında bu şuur vardır. Rabbine yöneldikçe insanın huzur bulması da bu fıtrî ahdine uyum göstermiş olmasındandır. İnsan her yalan söylediğinde, vefasızlık ettiğinde, doğruluktan ayrıldığında, yaratılışında mevcut olan doğruluk vicdanını sızlatır. Durum böyle iken doğruluktan ayrılması, öncelikle kendine büyük zulümdür.

MÜSLÜMAN ÖNCE HAKK'A KARŞI SAMİMİDİR

Din-i Mübin'in esası imandır. İman da vefakârlığın bir sonucudur. Zira vefakâr, ruhlar âleminde Rabbimiz'i tasdik ve ikrara bu dünyada sadakat göstermektedir ve bu vefa bütün hayata yansımakta, müslümanın güzel ahlâkı ortaya çıkmaktadır. Müslüman önce Hakk'a karşı samimidir. Bu samimiyet, onun insanlara da niyet ve hareket olarak samimi yaklaşmasını, doğru sözlü ve dürüst olmasını sağlar. Aksi halde kalbî bir problemin mevcudiyeti söz konusudur ki, bir an önce şifa için gayret göstermek lazımdır. Vefa, peygamberlerin, velilerin en belirleyici özelliklerinden olup, beşeri hayatı yüce bir seviyede taçlandıran manevi bir sıfattır. Bu itibarla bazı müfessirler, İslâm'ı dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten sonra, Allah Tealâ'nın kaza ve kaderine teslimiyet ve vefa olarak tarif etmişlerdir. Vefakâr kullar, ateş parçası olan nefislerini adeta bir gül bahçesine çevirmişlerdir. Bu öyle bir bahçedir ki, içinde iman, zikir, irfan, lütuf çiçekleri yetişir ve amel-i salih ırmakları akar. Böyle bir gönülün mükâfatı da kendi haline uygun olur ki, bu Cennet-i Âlâ ve Cemalullah'dır. Böyle gönüllerin önünde ateşler bile vasıflarını değiştirerek gülistana dönerler. Nitekim Allah'ın Halîli Hz. İbrahim a.s. Nemrut tarafından ateşe atıldığında, Mevlâ'nın emriyle ateş, Hz. İbrahim'e serinlik ve selamet olmuştur. Zira “...çok vefakâr olan İbrahim...” (Necm, 37), nefs ateşini söndürmüş, Cenab-ı Hakk'a samimiyet ve sadakatini göstermişti.

PEYGAMBERLERE VEFA

Cenab-ı Mevlâ'ya vefalı olanlar, bunun sonucunda Allah'ın kullarına karşı da vefalı olurlar. İlâhi ahde vefa bütün hayata yansır. Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz Mekke'nin fethinden sonra orada on beş gün kalınca, Ensar, Hz. Peygamber'in bir daha Medine'ye dönüp dönmeyeceğinden endişe etmişlerdi. Onların bu tedirginliğini sezen Hz. Habib-i Edip s.a.v. de, “Öyle bir şey yapmaktan Allah'a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayatım hayatınızdır. Ölümüm de sizin yanınızdadır.” buyurmuşlardır. İlk ünsiyet ve onun neticesi olan vefa, Cenab-ı Hakk'adır. Zira ilk ahdimiz O'nunladır. İnsan, kulluğunu hayatı boyunca en güzel şekilde devam ettirmekle vefasını göstermiş olur. Sadece dil ile ikrar bu vefakârlık için yeterli değildir. Bunun doğurduğu bir takım aklî ve vicdanî sorumluluklar vardır. Bunlar da ancak Allah'ın emirlerine riayet ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşir. Rabbimiz'e karşı vefadan sonra en ulvî ve en gerekli vefa, âlemlerin sultanı Habib-i Kibriya s.a.v.'e olan vefadır. Cenab-ı Mevlâ'dan ümmetinin selameti için feryad eden O'dur. Allah'ın kulları ateşe düşmesinler diye bindir zorlukla dolu bir hayata razı olan o’dur. İnsanların hidayetine vesile olmak için gösterdiği çabadan dolayı Rabbu’l Âlemin tarafından “neredeyse kendini parçalayacaksın” diye uyarılan O'dur. O'na vefa, Sünnet-i Seniyye'sine sıkıca sarılmaktır.

Ulusal Gazeteler
18 Kasım 2017 Cumartesi 1'inci Sayfamız
Reklam

Spor Toto Süper Lig Puandurumu

 

Nöbetçi Eczaneler

Resmi ilanlar

Yazarlar