İSLAM’DA VARLIK OLARAK İNSAN

19.10.2017 14:45:46

“Şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi, şu âlem-i kebirin bir misal-i musağğarı, Cenab-ı Hakkın bütün esmasına en cami bir nüsha-i camia ancak insandır. İnsan mümtaz ve müstesnadır. Cenab-ı Hakkın antika bir sanatıdır ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.”

Facebook Paylaş Twitter Paylaş Haberi Yazdır

AYET

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi 56)

HADİS-İ ŞERİF

Peygamberimiz (s.a.v) Veda Hutbesinde, “Ey insanlar, rabbiniz birdir, babanız da birdir; hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktan” diye buyurmuştur.

DUA

“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” [Bakara Sûresi: 2.32.] Allahım! Tıpkı Âlemlerde İbrahim’e ve İbrahim’in Âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in Âline de salât et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin her şeyden nihayetsiz derecede yüksektir. Âmin!

İSLAM’DA VARLIK OLARAK İNSAN

İnsan, ucu bucağı bilinmeyen varlık âlemi içinde, eşsiz bir konuma sahiptir. Ruhuyla, cesediyle Allah’ın en antika bir san’at eseridir. Kur’ân-ı Kerim, insanın bu özellikteki yaratılışını “Ahsen-i takvim” ile ifade eder. En güzel konumda yaratılan insan, arzın halifesidir. Yani, içinde yaşadığımız şu dünya sarayının halifesi, sultanı insandır. Bir devlet başkanı nereye gitse, basın mensupları onun peşindedirler. Ağzından çıkan her şeyi kaydederler. Onun gibi, yeryüzünde halife olarak gönderilen her insan, bu yüce rütbesinden dolayı “Kirâmen kâtibin” denilen meleklerce yakın takip altındadır. Bu melekler, o insanın her sözünü ve amelini kaydederler. İnsan, emanet-i kübranın hâmilidir. Gökler, yer ve dağlar, o büyüklükleriyle beraber, Allah’ın emanetini taşıyabilecek kabiliyetten uzaktırlar. Onlar, ancak insan için birer tefekkür sayfası olabilirler. Şu hadis-i Kutsi’de de, bu mânâyı te’yid eder: “Ne gökler ne de yer beni içine alamadı. Fakat mü’min kulumun kalbine yerleştim.” Ne dağlar, ne sahralar güneşi kemaliyle gösterir. Fakat küçük bir ayna, net bir şekilde güneşi yansıtır. Mekândan münezzeh olan Allah’ın mü’min kulunun kalbine yerleşmesini bu misalle daha iyi anlayabiliriz. Demek ki, Mü’minin kalbi Allah’ı bilebilecek hassas ve şeffaf bir aynadır. Kalb için “Nazargâh-ı İlahi” denilmesi de bu noktadandır.

İNSANIN YARATILIŞ AŞAMALARI

İnsanın yaratılış aşamaları: Bu dönemde insan topraktan (bazı ayetlerde çamurdan) yaratılıp şekil verilmesi gibi bazı aşamalardan geçirilmiş daha sonra Allah Celle Celaluhu ona ruhundan üflemiştir. Ruhundan üflediği zaman meleklere, Âdem’e secde etmelerini (saygı gösterme, selamlama)emretmiştir. Melekler gibi nurdan yaratılmış, kendilerine verilen göreve itaat etmekten başka bir şey yapmayan ve içlerinde kötülük taşımayan varlıkların insana saygı göstermesi, insana verilen değerler kapsamında düşünülmelidir. Meleklere secde emri verildiğinde, hepsi bu emre itaat etmiş ancak orada onlarla bu emre muhatab olan iblis secde etmekten imtina etmişti. Allah Celle Celaluhu’nun İblis’i sorguya çekerken söylediği; “Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?”5 ifadesine bakıldığında da insanın faziletli ve değerli bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. Yine “Ahsen’i takvim” en güzel surette yaratılmış olması da insana Allah’ın değer verdiğinin apaçık göstergesidir.

İNSAN AKLIYLA KENDİ GERÇEĞİNİ NE KADAR KAVRAYABİLİR

İnsan adına ortaya konan tanımların, yürütülen fikirlerin hangisi gerçeğe uygundur? Bu konuda söz söyleme yetkisi kime daha çok yakışır? İnsan, mücerred aklıyla kendi gerçeğini ne kadar kavrayabilir? Bu ve buna benzer işin içinden çıkılamaz sorulara cevap olarak gelen vahiy, insanı bu karanlık dehlizlerden aydınlık geleceğe taşımak isteyen Rabbu’l Âlemin’in bir rahmetidir. Yoksa insan nedir? Sorusuna vahiysiz cevap arayan filozoflar, felsefeciler ve diğer düşünürler, bu konuda kâmil bir tanım ortaya koyamamış, bir yönünü tanısa da diğer yönünü eksik bırakmışlardır. Öyle ya, “Ben onları göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında da şahid tutmadım”1 ayetinin de işaret ettiği gibi, insanın ilk yaratılışını müşahede etmeyenlerin o konuda hakikati ıskalamayıp, tam isabet etmeleri mümkün müdür? Bu sebepledir ki, daha ilk inen ayetlerde2 Allah Celle Celaluhu evvela kendisini “Rab” ve “Hâlık” olarak tanıtmış, sonra da insanı, acziyetine ve yaratılış mayasına (Alak) atfen tanıtmıştır. Meseleye bu şekilde bakılmazsa, vahyin bakış açısına sahip olunmazsa sapmanın kaçınılmaz olduğunu da hemen peşi sıra gelen ayette hatırlatmıştır: “Hayır, insan gerçekten azar.”3 Dolayısıyla her meselede olduğu gibi insanın değeri ve ne olduğu hususunda da sağlam bir bakış açısı ancak vahiyle mümkündür. Şimdi insan nedir, insanın değeri nedir, vahiy penceresinden bakacak olursak karşımıza şu tablo çıkmaktadır:

İNSAN, MAHLÛKATIN EN ŞEREFLİSİDİR

Cismen küçük olan insan, mânen bir âlemdir. Bu hakikat şöyle ifade edilir: “İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır.” Âlemde ne varsa nümuneleri insanda vardır. Ruhu ruhlar âleminden, hafızası Levh-i mahfuzdan, hayali âlem-i misalden haber verir. Elementleri kâinattaki elementlerdendir. Vücudundaki tüyler yeryüzündeki ağaçlardan; kemikler yeryüzündeki taş ve kayalardan; bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı sular yeryüzündeki nehirlerden ve çeşmelerden, madeni sulardan izler taşır. İnsan, mahlûkatın en şereflisidir. “Biz Âdemoğullarını mükerrem kıldık”. âyeti bunu ilân eder. Âyetin devamında, bu mükerremiyete nümune olmak üzere, insana verilen nimetlerden ikisine dikkat çekilir: 1. İnsanın karada ve denizde taşınması, 2. En güzel (Tayyib) rızıklarla rızıklandırılması. Evet, at ve deve gibi hayvanlar, insandan daha büyük olduğu halde, insana itaat etmektedirler. O büyük deve, küçük bir çocuğun bile önünde diz büküp, onu sırtına almaktadır. Ayrıca, insanlığa bir nimet olarak sunulan otomobil, tren gibi vasıtalar; kayık, gemi gibi deniz araçları âyetin işaret ettiği nimetlerdendir. İnsanın “Tayyib” yiyeceklerle rızıklandırılması hususu da, gerçekten çok düşündürücü bir olaydır. Yeşil ot veya sarı samanla gıdalanıp süt veren hayvanlar, insana süt gibi latif bir gıdayı takdim ediyorlar. Hattâ canlarını sunmaktan kaçınmıyorlar. Gagasıyla yerden her türlü tanecikleri kursağına indiren tavuk, yumurta gibi lezzetli bir hediyeyi insana getiriyor. Balarısı, çiçekten çiçeğe dolaşıp, şifalı bir balı insana yediriyor...

İşte, bütün bu gibi durumlar, insanın ne kadar nazik ve nazenin bir varlık olduğunu gösterir. İnsanların Rabbi olan Allah, onlara çok iyi bakıyor, ikram ediyor. Hâlbuki insan, kendi zatında çok fakir bir varlık. “Ey insanlar! Siz Allah’a karşı fakir kimselersiniz.” âyeti insanın bu yönüne dikkat çeker. Evet, isterse dünyanın en zengin kişisi olsun, herkes Allah’a muhtaçtır. Onun yaratmasına, Onun rızıklandırmasına, Onun ebediyet yurduna muhtaçtır. Böyle fakir bir varlığın muhatab-ı İlahi olması ne büyük bir lütuftur. Bazı büyük makam sahipleri, alt derecedeki insanları muhatap almaktan kaçınırken, bütün âlemlerin Rabbi, insanı kendine “özel muhatap” seçmiştir. Kur’ân-ı Kerim'de, “Ey insan! Ey Âdemoğulları! Ey iman edenler!” şeklindeki seslenişler insana yapılmıştır.

İSLAM’DA İNSANA VERİLEN DEĞER

İslâm toplumlarının bağlı bulunduğu Kur’ân-ı Kerîm ayrıntılı ve teknik olmasa bile insan hakları kapsamına giren noktalara değinmiş ve bunların korunmasını değişik boyutlarda müeyyidelendirmiştir. İslâmî telakkiye göre, bütün haklar Allah’ın iradesine dayanır, O’nun insana bağışıdır. İnsanın yeryüzüne halife ve en saygı değer (mükerrem) varlık olarak yaratıldığı, ona önemli sorumluluklar (emanet) yüklendiği fikri, insanın doğuştan birtakım haklara sahip olduğu fikrinin simetrik ifadesidir. Bu telakki, hakların beşerî ve egemen güçler tarafından tanınıp lütfedildiği ve yine onlar tarafından serbestçe kısıtlanabileceği anlayışını reddetmesi ve insana insan olması sebebiyle bir değer vermesi açısından insan hakları tarihinde önemli bir adım olmuştur. Tabiatıyla insan haklarının tanınmasının, yazılı metinlerle tesbit edilmesinin tek başına bir şey ifade etmediğini geçmişte ve hâlihazırda yaşanan örneklerde görebiliriz. Önemli olan bunun toplumun bütün bireyleri, özellikle de egemen güçleri tarafından özümsenmiş, âdeta bir yaşam biçimi haline getirilmiş olmasıdır. Diğer birçok insanî ve hukukî değer gibi insan hakları da ancak sağlam bir inanç ve ahlâk zemininde, hukukun üstünlüğünün ve adaletin bulunduğu toplumlarda gerçekleşip gelişebilir. Hukuk devletinin bulunmadığı, kanunların âdil olmadığı ve adaletin bir hayat tarzı olarak yaşama geçmediği toplumlarda insan hakları kâğıt üzerinde kalır. Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sünnetinde adalete ve hukukun üstünlüğüne devamlı vurgu yapılıp keyfiliğin, kişinin kendi hakkını bizzat kendi kuvvetiyle elde etmesi demek olan ihkak-ı hakkın, nasların çizdiği sınırların çiğnenmesinin yasaklanması, meşruiyetin ve hukuk düzeninin korunmasının emredilmesi bu sağlam zemini kurmaya mâtuf tedbirlerdir.

İSLAM’DA İNSAN HAKLARININ ÖNEMİ

Müslüman Doğu’da insan haklarının ne ölçüde korunduğu ve gerçekleştiğinin değişik ölçüt ve göstergeleri bulunabilir. Ceza hukuku alanında suç ve cezada kanunilik ilkesinin konması, kesinleşmiş bir suç olmadıkça kimsenin suçlu işlemi görmemesi, sanık haklarının korunması, işkence yasağı, cezalandırmada denklik gibi ilkeler, hayvanların haklarını korumaya mâtuf tedbirler ve uygulamalar, sosyal amaçlı vakıflar, zekât, nafaka ve yardımlaşma anlayışı, sosyal dayanışmayı ve bütünlüğü amaçlayan ahlâkî değerler, toplumun güçsüz kesimleri olan gayri Müslimler, işçiler, çocuklar, köle ve kadınlarla ilgili düzenlemeler ve onların haklarını korumaya mâtuf tedbirler ayrı ayrı ölçüt ve hareket noktası olarak kullanılabilir. Bunların hepsinde her dönemde arzulanan seviyede olumlu bir uygulama çizgisinin bulunduğunu iddia etmek doğru değil ise de tarihî süreç itibariyle genel görünüm olumlu bir seviyede ve çizgide seyretmiştir. Batı o dönemlerde böyle bir dinî ve ahlâkî öğreti temeline sahip bulunmadığı, güçlünün egemen olduğu ve diğerlerinin hakkını belirlediği bir toplumsal yapıya sahip bulunduğu, köleler ve kadınlar akıl almaz bir aşağılanmaya muhatap olduğu için, insan hakları mücadelesinin ilk izlerine de Batı toplumlarında rastlanır. Bu durum insan hakları kavramının niçin Batı kökenli sayıldığını da açıklar. Aslında insan haklarının Batı’daki kötü geçmişi ve bugün için ise toplumda bireysel hak ve özgürlükler adına birçok aşırılık ve aykırılıkların önlenemez bir hal almış olması bir etki-tepki veya toplumsal medcezir hali görünümündedir. Aynı med cezir kiliseye ve Hristiyan din adamları sınıfına karşı haklı olarak başlatılan laiklik mücadelesinin giderek bireysel hayattan da dini dışlama ve Sekülerleşme sürecine girmesi, hukukun dinî ve ahlâkî zeminini yitirmesi sonucunda da görülmüştü.

 

 

Ulusal Gazeteler
18 Kasım 2017 Cumartesi 1'inci Sayfamız
Reklam

Spor Toto Süper Lig Puandurumu

 

Nöbetçi Eczaneler

Resmi ilanlar

Yazarlar