PEYGAMBER VE PEYGAMBERLERE İMAN

12.1.2017 17:56:05

Bu kâinatın sahibi medih ve dua edilen Muhammed Aleyhissalatü Vesselam ile konuşacak ve konuşmuş ve resul yapacak ve yapmış ve bütün insanlığa rehber yapacak ve yapmıştır

Facebook Paylaş Twitter Paylaş Haberi Yazdır

AYET

"Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberle­rini birbirinden ayırmak isteyip bir kısmına iman ederiz, ama bir kısmına inanmayız diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu? İşte gerçekten kâfirler bunlardır..." (Nisâ 4/150-151).

HADİS-İ ŞERİF

Allah Resûlü sallallahu aleyhivesellem buyurdu: "iman, Allaha, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanman ve kadere iyisiyle kötüsüyle îman etmendir." İbn Yâmer radıyallahu anh. (Müslim)

DUA

Risâletini İncil, Tevrat ve Zebûr’un müjdelediği; nübüvvetini doğduğundan hemen önce ve doğumu ânında meydana gelen hârikulâde hallerin, cinnî hâtiflerin, insanlardan evliyâ ve kâhinlerin haber verdiği; işaretiyle ayın ikiye bölündüğü Efendimiz Muhammed’e [a.s.m.] ümmetinin alıp verdiği nefesler sayısınca milyon salât ve milyon selâm olsun. “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Âmin…

 

Peygamber, Farsça'da “haber taşıyan ve elçi” anlamlarına gelir. Dinî te­rim olarak, “Allah'ın kulları arasından seçtiği ve vahiyle şereflendirerek emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak üzere görevlendirdiği elçi”ye peygam­ber denir. Arapça'da, peygamber kelimesinin karşılığı olarak, gönderilmiş ve elçi demek olan resul ve Mürsel kelimesi kullanılır. Terim olarak resul ve Mürsel, yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla insanlara gönderilen peygambere denilir. Çoğulları "resul" ve "mürselûn"dür. Nebî de Allah'ın emir ve yasakla­rını insanlara haber veren, fakat yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderil­meyip, önceki bir peygamberin kitap ve şeriatını ümmetine bildirmeye gö­revli olan peygamberdir. Çoğulu "enbiyâ"dır. Risâlet ve nübüvvet kelimeleri masdar olup, peygamberlik anlamına gelmektedir.

KUR’AN’DA PEYGAMBERLERE İMAN

Peygamberlere iman, imanın altı esasından biridir. Peygamberlere iman demek, insanlara doğru yolu göstermek için, Allah tarafından seçkin kimsele­rin gönderildiğine, bu kimselerin Allah'tan getirdiği bütün bilgilerin gerçek ve doğru olduğuna inanmak demektir. Yüce Allah her Müslümana, aralarında herhangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere inanmayı farz kılmıştır: "Peygamber de kendisine Rabbi tarafından indirilene iman etti, müminler de. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız..." (el-Bakara 2/285). Bu sebeple peygamberlerin bir kısmına inanıp, diğerlerini tasdik etmemek küfür sayılmıştır: "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberle­rini birbirinden ayırmak isteyip bir kısmına iman ederiz, ama bir kısmına inanmayız diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu? İşte gerçekten kâfirler bunlardır..." (en-Nisâ 4/150-151).

Yol Gösterici Olan Peygamberlere İhtiyaç…

İnsanların gerçek birer yol gösterici olan peygamberlere ihtiyacı vardır. Her ne kadar insan yaratılırken akıl, bilinç, idrak, seçme imkânı gibi birta­kım yeteneklerle donatılmış ve bu yetenekler sayesinde kendisi, çevresi ve diğer yaratıklar hakkında bazı bilgiler edinmiş olsa da bütün bunlar sınırlı ve kendi gücü oranındadır. İnsanın gücünü aşan konularda ve yeterli olamadığı hususlarda yahut da gücü dahilinde olup da dış çevrenin olumsuz etkisiyle gerçeğe ulaşamadığı hususlarda elinden tutulması ve yolunun aydınlatılması gerekmektedir. İşte yarattığı insanın bu yönünü en iyi bilen yüce Allah, hikmetinin, lütuf ve yardımının bir sonucu olarak insanlara peygamberler göndermiştir. Bunun dışında insanların peygamberlere ihtiyaç duymalarının sebepleri arasında şunları söylemek mümkündür: 1. İnsanlar kendi akıllarıyla Allah'ın varlığını, birliğini anlayabilirlerse de, bunun ötesinde O'na ait birtakım yüce sıfatları tamamen anlayamazlar. Allah'a nasıl ibadet edileceğini, ahiretle ilgili durumları dosdoğru bilemezler. En kısa ve pürüzsüz bir yoldan giderek dünya ve âhiret mutluluğuna ka­vuşmak, fikir ve ahlâk yönüyle yükselmek, ancak peygamberlerin öğrettiği buyrukları yerine getirmekle mümkün olabilir. İşte yüce Allah, insanların bu ihtiyacını gidermek için peygamberler göndermiştir. 2.Eğer peygamber gönderilmemiş olsa insanlar, gerçek, iyi, doğru ve güzeli bulmada, faydalı ve zararlıyı ayırt etmede zorlanacaklar, bunun için çok zaman harcayacaklar, çoğu zaman da bu konuda duygularının, gele­neklerinin, geçici arzu ve isteklerinin baskısı altında kalacaklar, gerçek doğru ile pratik yararı birbirine karıştıracaklar, isabetli karar veremeyecek­lerdir. İşte bu ve benzeri sebeplerle Allah rahmetinin bir sonucu olarak pey­gamberler göndermiştir: "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (el-Enbiya 21/107). 3.İnsanın belli işlerle sorumlu ve yükümlü tutulabilmesi ve bundan dolayı onlara sevap ve ceza verilebilmesi için bilgilendirilmesine, bunun için de pey­gamber gönderilmesine ihtiyaç vardır. Böylelikle ahirette insanların "bilmiyor­duk, peygamber gönderilmedi" diye Allah'a karşı mazeret ileri sürmelerinin peşinen önüne geçilmiş olmaktadır: "Biz müjdeleyici ve sakındırıcı olarak pey­gamberler gönderdik ki artık peygamberlerden sonra insanların, Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın..." (en-Nisâ 4/165).

Güneş İçin Işık Ne İse, Ulûhiyet İçin De Peygamberler Odur

Bediüzzaman’a göre, güneş için ışık ne ise, Ulûhiyet için de peygamberler odur. Güneş nasıl kendisini ışığıyla ilân ediyorsa, kâinatta eserlerini sergileyen bir Ulûhiyet de, bütün bunları aydınlığa çıkaracak ve kâinatın ne anlama geldiğini şuur sahiplerine bildirecek olan elçilerini gönderecektir. Bu elçilere peygamberler diyoruz. Peygamberler, iman esaslarında aynı mesajı getirmekle birlikte, zamanlarının ve ümmetlerinin durumlarına göre teferruatta farklılaşabilen şeraitler getirmişlerdir. Bediüzzaman bu durumu, farklı İlâhî isimlerin başka başka tecelliler istemesiyle açıklar. Böylelikle, farklı ümmetleri farklı terbiyeler altında yetiştirmek ve onların her birini belli isimlerinin tecellilerine mazhar kılmak suretiyle, insan neslinden pek çok çeşitli mahsulât aldırmıştır. Nihayet insanlık tek bir peygamberin şeriati altında toplanabilecek seviyeye geldiğinde, daha önce gönderilen bütün peygamberlerin müjdelediği Âhirzaman Peygamberi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş ve insanlığa kıyamete kadar bâki olacak dini getirmiştir. “[Başka dinlerin mensupları] onlar bir Peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemalâta medar bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve daveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir peygamberi, hatta Allah’ı kabul etmez. Çünkü bütün peygamberleri ve Allah’ı ve kemalâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar. Ve hiç bir Müslüman, hakikî Yahudi veya Mecusî veya Nasranî olmaz. Belki dinsiz olur, seciyeleri bozulur; vatana, millete muzır bir halete girer.”

Ezel Ve Ebed Sultanının, En Büyük Memuru Olan Hz. Muhammed (S.A.V)

Bu kâinatın sahibi elbette bilerek yapıyor. Madem yapan bi­lir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, şuur ve fikir sahip­leri ile onlardan şuuru en fazla inkişaf eden insanlarla, insanla­rın en uygunu ve mükemmelleri ile onlardan rehberleri ile reh­berler içerisinden peygamberlerle ve peygamberler içerisinden de, dost ve düşmanın ittifakı ile istidadı ve ahlakı en yüksek, dünyanın yarısını, insanlığın beşte birini manevî hükmü altına almış olan, günde beş defa kendisine biat tazelenilen, medih ve dua edilen Muhammed Aleyhissalatü Vesselam ile konuşacak ve konuşmuş ve resul yapacak ve yapmış ve bütün insanlığa rehber yapacak ve yapmıştır. Nasıl ki, bir şanlı padişahın, en büyük bir memuru, çeşit çe­şit hediyelerle bir çok kavmin bir arada bulunduğu bir şehre gel­diği zaman, her taife onu kendileri adına karşılamak için bir temsilcisini gönderir. Öyle de, Ezel ve Ebed Sultanının, en büyük memuru olan Hz. Muhammed (s.a.v), O Sultanın bütün mahlûkatına gönderdiği hediyelerle âleme teşrif ettiği zaman, taştan, gudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut, ta aydan, güneşten, yıldızlara kadar her taife ona ait bir mucizeyi göstererek, Onun nübüvvetini al­kışlamış ve kendi dillerince "Hoş geldin!" demiştir. Bir adamın, bir topluluk içerisinde verdiği bir haberde, o top­luluk, o adamın kendileri ile ilgili söylediği sözlere sükût ile mu­kabele eder ve onu yalanlamaz ise, onun sözlerini kabul etmiş olur. Özellikle, bu topluluk tenkitte rahat, hataya karşı hassas ve yalana karşı nefretle bakıyorsa, onların sükûtu o hadisenin meydana geldiğine kati bir delildir. Peygamberimizin (a.s) dersleri, mucizeleri ve nübüvveti ile il­gili delillerinden bir kısmı işte bu şekilde sükutî bir tevatürledir. Tevatür, yalanda ittifak etmesi mümkün olmayan bir cemaatin verdiği haberdir. Efendimiz ile ilgili bir hadiseyi, bir kişi haber verdiğinde, onlarla birlikte olan yüz kişiden hiç birisi ona itiraz etmiyor ise, sükûtları ile tasdik ediyorlar demektir.

KUR’AN’DA BAHSİ GEÇEN PEYGAMBERLER

Bu güzel âlemin bir Maliki bulunmaması muhal olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip tarif etmemesi de muhaldir. Gayet manidar bir kitab, onu ders verecek bir muallim ister… Anlaşılmaz bir kitab, muallimsiz olsa; manasız bir kâğıttan ibaret kalır. Ekser Esmâ-i Hüsna’nın her biri, Risalet-i Ahmediyeye birer parlak bürhandır. Nasıl Güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir. Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olacağını, müş’ir-i tılsım-ı muğlakını, hem mevcudatın ” Nereden? Nereye? Necisin? ” üç sual-i müşkilin muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın! Hem hiç mümkün olur mu ki; bu güzel masnuat ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sâni’-i Zülcelal; onun mukabilinde zîşuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin! Kur'an'da Bahsi Geçen Peygamberler Kimlerdir? Şunlardır: âdem, İdris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Şuayb, Mûsâ, Harun, Davud, Süleyman, Eyyûb, Zülkifl, Yunus, İlyas, Elyesa', Zekeriyya, Yahya, İsa ve Hz. Muhammed Aleyhimüsselâm... Bunlardan ayrı Kur'an'da ismi geçen Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn'in (as) peygamber olup olmadıkları ihtilâflıdır. Kur'an'da ismi geçmediği halde peygamber olarak meşhur olanlar da şunlardır: Şît, Yûşâ, Cercis, Danyal Aleyhimüsselâm.

 

Ulusal Gazeteler
18 Kasım 2017 Cumartesi 1'inci Sayfamız
Reklam

Spor Toto Süper Lig Puandurumu

 

Nöbetçi Eczaneler

Resmi ilanlar

Yazarlar