İSLAM VE SÖMÜRGEYE KARŞI MÜCADELE YÖNTEMİ

1.12.2016 18:07:09

Ehl-i İslâm’ın hakikat-ı İslâmiyede zaafiyeti derecesinde tevahuş ettikle­rini, vahşete ve tedenniye düştüklerini ve hercü merc içinde belalara, mağlubi­yetlere düştüklerini tarih gösteriyor

Facebook Paylaş Twitter Paylaş Haberi Yazdır

Ayet

“Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Onların yurtları ateştir. Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!” (Al-i İmran Suresi-151. Ayet)

Hadis-i Şerif

Ebu Hureyre’nin naklettiği bir hadiste Peygamber (s.a.v) şu şekilde buyurur: "Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye özenmeyiniz. Bizden başkasına benzemeye çalışan, bizden değildir”

Dua

Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi sapıklığa meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla. Muhakkak ki veren Sensin, duâ edip istediklerimizi bize bağışlayan Sensin. İsm-i Azamının mazharı olan Resûl-i Ekremine, onun âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamberlere ve kendisine tâbî olanlara salât ve selâm eyle. Duâmızı kabul buyur ey merhametlilerin en merhametlisi. Âmin!

 

Sömürge ve sömürgecilik; Daha çok ekonomik, ticarî, siyasi ve dinî amaçlarla güçlü bir devletin diğer devlet veya toplumlar üzerinde maddî, manevî bir kontrol ve nüfuz kurması veya üstünlük sağlaması hareketi. Osmanlıcada müstem­lekecilik, Batı dillerinde ise koloniyalizm terimi ile karşılanmıştır. Bir ülke vatandaş­larının başka bir ülkede kurdukları yerleş­me birimlerine de koloni denmiştir.

Dinin siyasi boyut kazanma şekillerinden biri de din temelinde sömürgeciliğe kar­şı direnmekte görülmektedir. Genel olarak sömürge karşıtı hareketler ya milliyetçi bir ideoloji tarafından ya da din temelli bir düşünce tarafından sürüklenmiştir. Sö­mürge karşıtı din temelli hareketlerin İslam dünyasında değişik suretleri gelişmiş­tir. Daha önce ifade edildiği gibi Kuzey Afrika, Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkas­ya’nın bir kısmındaki Müslümanları uzun zaman şemsiyesi altında tutan güç Os­manlı İmparatorluğu idi. Ne var ki Osmanlı Birinci Dünya Savaşı sonunda parçala­narak batılı devletler tarafından istila edildi. Kuzey Afrika coğrafyasında yer alan Tunus, Cezayir, Libya, Mısır’ın yanı sıra Orta Doğu coğrafyasının genişçe bir kısmı İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından işgal edildi. Bu güçler aynı zamanda Anadolu topraklarına ve Osmanlı’nın kalbi durumundaki İstanbul’a kadar gelip da­yanmıştır. Osmanlı topraklarındaki sömürgeciliğe karşı başlatılan mücadelede mil­liyetçilik ve din iki önemli referans olmuştur. Türkiye’de milliyetçilik ideolojisi bu mücadelenin ana rengini oluştururken Mısır ve Libya gibi ülkelerde din temelli bir direniş söz konusu olmuştur.

TÜRKİYE MODELİ BİR ARAP BAHARI

Batı sömürgeciliğine karşı etkili olan din temelli mücadelelerden biri İran’da görülmüştür. İran’da 1960’ların başından itibaren Müslüman ulemanın bulunduğu Kum kentinden başlayan muhalefet bir yandan devlet eliyle başlatılan batılı değer­lere, bir yandan da İran’ın Amerikan güdümüne giren politikalara savaş açmıştır. Amerika’nın İran’la gerçekleştirdiği petrol anlaşmaları ve İran pazarı üzerinde elde ettiği imtiyazlar Müslüman ulema tarafından bir sömürü olarak kabul edilmiş ve İs­lami değerler ve söylemler üzerinden buna karşı bir hareket başlatılmıştı. Hareke­tin başında yer alan dinî ulema 1979 yılına geldiğimizde Şahı devirerek yerine İs­lami kurallara bağlı bir rejim kurmuştur. İran, kendi modelini İslam dünyasında yaygınlaştırmak için uğraşmasına rağmen bu konuda ciddi bir başarı elde edeme­miştir. İslam dünyası İran’ın aksine İslam ile laikliği demokratik bir sistem içinde bir arada tutan Türkiye modelini daha çok benimsemiştir. 2011 yılında başlayan Arap Baharı sürecinde meydanlara dökülen kitleler genel olarak Türkiye modeli­ne benzer bir rejim istediklerini beyan etmişlerdir.

DÜNYA’DA SÖMÜRGELEŞME FAALİYETLERİ

Bir devletin başka bir devlet üzerinde egemenlik ve kontrol kurması veya vatan­daşlarının başka bir ülkede yerleşim birim­leri teşkil etmeleri anlamında sömürgecilik hareketinin başlangıç tarihini belirleme imkânı yoktur, insan topluluklarının devlet şeklinde de örgütlendikleri eski çağdan bu yana çeşitli sömürgecilik uygulamalarına rastlanmaktadır. Fenikeliler, Persler, Roma İmparatorluğu gibi devletler; yaşadıkları dönemde Özellikle Akdeniz havzasında ve Avrupa'da sömürgecilik faaliyetlerine gi­rişmişler ve koloniler kurmuşlardır. Özel­likle Roma İmparatorluğu hem Avrupa'da hem de Avrupa dışında pek çok yerde as­kerî koloniler kurmuş ve bu yolla o ülke top­lumlarına egemen olmaya çalışmıştır. Ro­ma imparatorluğunun parçalanarak Avru­pa'da feodal prensliklerin öne çıkmaları, sö­mürgecilik hareketini başlatmış ve çok sa­yıda feodal devlet birbirini dengelemiştir. XV. yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa'da güçlenmiş olan merkezi imparatorlukların, Asya'dan Avrupa'ya ulaşan kara ticaret yol­larına Müslümanların ve Akdeniz'de Vene­diklilerle Cenevizlilerin egemen olmaları üzerine; Afrika ve Asya'ya ulaşmak isteyen maceraperest denizcilere büyük destekler vermeleriyle başlayan "kesifler çağı” Sömürgecilik hareketinin de yeni bir aşama­sını ortaya koymuştur.

İSLAMI FAKİRLEŞTİRME ÇABALARI

Bir defa bu ülkelerin hiç birisinde ilim, yerel teknoloji nedense gelişmiyor, geliştirilmiyor. İslâm toplumlarının fakirlik, fukaralık, kaderi gibi. Yalnız yer altı, yerüstü zenginlikleri, halktaki fukaralıkla müthiş tezat halinde. Hepsinde nedense, dikta tipi totaliter yönetimler var. Bu yönetimlerin de garip benzerlikleri bulunuyor. Sosyalist, asker kökenli ama fikri yöneliş ne olursa olsun hepsi baskıcı, hepsi otoriter ve en önemlisi hepsi İslam düşmanı. Halktaki yaygın geçim darlığı, fakirlik karşısında, modern diktatör veya firavunların hepsi alabildiğine zengin. Halktaki yoksulluğun zıddına yönetimler ve yönetime bulaşanlar varlıklı, lüks içinde. Yönetimler, halktaki dinî yöneliş ve gelişmeleri önlemek için akla hayale sığmaz baskıları uygulamaktan çekinmiyorlar. Tabi İslâmî yönelişi belli eden şiar türü unsurlara, yasakçı yaklaşımları da ortak. Diyelim ki Ezan okumayı, oruç tutmayı, kadınların başörtü takmalarını, Kur’an öğretimini yasaklayabiliyorlar. İslami yönelişi engelleme çabasında, en çok “aferin”i hep Batılı ülkelerden alıyorlar. Kendi halklarına, Batı hayat tarzını, kıyafetleri dayattıkça aldıkları “aferinler” artıyor. Bu yüzden diktatörlerin, en büyük destekçileri Hristiyan ülkeler. O destekçiliğin yasal ayakları oluşturulduğu için, halk yerine zabıta gücü, hukuk vb. devlet kurumları ve çalışanları, örgütlü yasal dayanakları durumunda. Nesiller boyu tepede devam edebilmek için, aklı ve nesli şekillendirecek çalışmaları hiç ihmal etmiyorlar.

SÖMÜRGE SAVAŞLARI VE VERİLEN MÜCADELE

İslâm Dünyası bu asırda herbirisi kendi içinde teorik ve pratik bütünlük­ler oluşturan dört önemli safhayaşamıştır.2 Birinci safha yüzyılın ilk çeyreğinden oluşan ve hilafetin yıkılışına kadar olan dönemi kapsar ki bu dönemde İslâm Dün­yası Osmanlı hilafeti nezdinde Avrupa-eksenli Batı karşısındaki son direniş mücade­lesini yapmıştır. Sömürgeci rekabetin uluslararası ilişkileri belirlediği bu dönem İs­lâm dünyasındaki sömürge karşıtı mücadelenin teorik ve pratik yansımalarına şahit olmuştur. II. Abdülhamid’in İslâm birliği yoluyla sömürgeci baskıya direnme strate­jisi, İki Balkan Savaşı, Trablusgarp Direnişi, Birinci Dünya Savaşı, İstiklâl Harbi ve Hint-merkezli Hilafet hareketleri bu mücadelenin pratik cephesini, özellikle İstan­bul-Mısır-Hint eksenlerinde yoğunlaşan İslâm dünyasının siyasî anlamda yeniden yapılanması konusundaki teorik tartışmalar, Cemaleddin Efgani'nin şahsında somut­laşan ve çeşitlenen reform çabaları, Meşrutiyet ve Hürriyet fikirleri bu dönemin te­orik cephesini yansıtırlar. Hilafetin kaldırılmasından II. Dünya Savaşının sonuna kadar olan ikinci dönem ise İslâm Dünyasının hem bir bütün olarak hem de parça parça sömürgeci uluslara­rası sistem karşısındaki direniş noktalarını kaybettiği bir dönemdir. Bu dönem İslâm toplumları açısından sadece bu asrın değil bütün bir İslâm Medeniyeti tarihinin en radikal değişikliklerinin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde geleneksel bü­tün siyasî kavram ve müesseseler pratik geçerliliklerini kaybetmişlerdir.

İSLAM DÜNYASININ BİRLİK SEMBOLÜ, “HİLAFET”

İslâm Dün­yasının birlik sembolü halinde bulunan hilafet müessesesi kaldırılmış ve İslâmî pren­sip ve kurumlar ciddi bir çevreselleşme sürecine girmişlerdir. Türkiye, İran ve Af­ganistan dışındaki İslâm coğrafyası tamamıyla sömürgeleştirilmiş, bu ülkelerde ise İslâm’ın gerçek bir siyasî ve sosyal güç olma özelliğini sağlayan siyasî kültür ve ku­rumlar terk edilmiştir. Siyasî destek ve merkezini kaybeden Müslüman topluluklar bu dönemde teorik alanda dinleri ikame etmeye çalışan modernist ideolojiler karşısında İslâm’ı sa­vunma, pratik alanda ise sömürgeci ve baskıcı idareler karşısında cemaatleşerek di­renme yolunu seçmişlerdir. Özellikle Mısır, Pakistan ve Türkiye’de yoğunlaşan ve bugün İslâmî hareketler olarak isimlendirilen cemaat yapılarının büyük çoğunluğu bu dönemin eseridirler. Dolayısıyla bu dönemde İslâm siyasasının temel teorik meselesini tarihî birikim içinde gelen kavram ve kurumların devre dışı bırakılması karşısında yeni bir çerçe­venin oluşturulması; pratikte ise siyasî merkez dışında kalmış olmanın getirdiği problemleri cemaatleşme yolu ile aşma ve sömürgeci uluslararası sisteme karşı di­renişi güçlendirme çabası olarak özetleyebiliriz.

BATI VE İSLÂM MEDENİYETİ MUKAYESESİ

Batı medeniyeti ile İslâm medeniyetinin temelleri arasında yaptığı mukayese, dünya görüşlerinin sosyal ve siyasî akislerini ortaya koymak bakımından son derece önemli ipuçları vermektedir. “Çünkü (medeniyet) beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise, şe’ni tecavüzdür. Hedef-i kasdı menfaattir. O ise, şe’ni teza­hümdur. Hayatta düsturu cidaldir. O ise, şe’ni tenazudur. Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe’ni böyle müthiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevese teşci ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir. (...) Şeriat-ı Ahmediye’nin (a.s.m.) tazammun et­tiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkişaından inkişaf ede­cektir. Onun menfî esasları yerine müsbet esasları emreder. İşte nokta-ı istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe’ni adalet ve tevazundur. Hedef de menfaat yerine fazilettir ki, şe’ni muhabbet ve tecazüptür. Cihet-ul vahdet de unsuriyet ve milli­yet yerine, rabıta-i dinî vatanî, sınıfîdir ki, şe’ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafüdür. Hayatta düstur, cidal yerine düstur-u teavundür ki, şe’ni ittihad ve teanüddür. Heva yerine hüdadır ki, şe’ni insaniye­ten terakki ve ruhen tekamüldür. Hevayı tahdit eder, nefsin hevesât-ı süfliyesi­nin teshiline bedel, ruhun hissiyatı-ı ulviyesini tatmin eder.”

HAKİKAT-I İSLÂMİYENİN KUVVETİ…

Yine o dönemde Batı karşısında yenilgi psikolojisinin etkisi altında bulunan mo­dernist yaklaşımın dinî etkiyi gelişmenin önündeki en önemli engel gören varsayı­mının aksine İslâm ve doğu toplumlarının gelişmesinin ancak dinî temelde gerçek­leşebil Hakikat-ı İslâmiyenin kuvveti eceğini mukayeseli bir tarzda göstermeye çalışmaktadır: “Hakikat-ı İslâmiyenin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hare­ket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteri­yor. Ve ehl-i İslâm’ın hakikat-ı İslâmiyede zaafiyeti derecesinde tevahuş ettikle­rini, vahşete ve tedenniye düştüklerini ve hercü merc içinde belalara, mağlubi­yetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sâir dinler ise bilakistir. Yani, salâbet ve taassublarının zaafiyeti nisbetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salâbet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedenni ve ihtilallere maruz kal­dıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş.”

Ulusal Gazeteler
18 Kasım 2017 Cumartesi 1'inci Sayfamız
Reklam

Spor Toto Süper Lig Puandurumu

 

Nöbetçi Eczaneler

Resmi ilanlar

Yazarlar